reklam

İş Dünyasında Kadın, Reklam ve İletişim...

Platform Söyleşileri - 5 Mayıs 2014, Pazartesi

Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi Sinema ve Televizyon Bölüm Başkanı Doç. Dr. N. Aysun Yüksel ile sinemadan kadına, toplumsal cinsiyetten iletişime kadar geniş bir yelpazede söyleşi yaptık.
Keyifle okumanızı dileriz.

Kaan Öztamur
Çırak İletişimci
Anadolu Üniversitesi
İletişim Tasarımı ve Yönetimi Bölümü
Halklailiskiler.com.tr


Doç. Dr. N. Aysun Yüksel
Verdiğiniz lisans ve lisansüstü derslerde “iletişim, Türk sineması ve medyada toplumsal cinsiyet”i anlatıyorsunuz. Global Media Monitoring Project WACC-Women’s Programme isimli uluslararası çalışmada da danışman olarak görev almıştınız.
Bu nedenle biz de sorularımızı bu bazda şekillendirdik. Öncelikle sizi tanıyabilir miyiz?

Küresel hareketliliğin egemen olduğu çağımıza karşın fazlasıyla yerleşik bir hayat süren, doğma büyüme Eskişehirli biriyim. 1991 yılında mezun olduğum Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi Sinema ve Televizyon Bölümünün öğretim üyelerinden biri ve aynı zamanda bölüm başkanıyım. Dediğim gibi kök salmış, yerleşik bir hayatım var. Belki bunda Eskişehirli bir meslektaşımla evli olmak da etkili olmuştur. Bir de üniversiteye giden bir kızım var. O bu döngüyü kırdı ve  İstanbul’da yaşıyor. Derslerim sizin de sözünü ettiğiniz alanlarla alakalı. Bunun dışında uzun bir süre üniversitenin televizyonunda haftalık film tanıtımları yaptım. Ardından, bunu radyoya taşıdım. Her hafta vizyona giren filmlerden birini izleyip, kısaca değerlendiriyor, düşüncelerimi paylaşıyorum. Mesleğimizin doğal uzantısı olarak alanımla ilgili yazdıklarım var. Böyle tanıtabilirim kendimi...

Dünya genelinde ele alındığında, cinsiyetler arasındaki eşitsizlik ve ayrımcılık konusunda ülkemiz nasıl bir durumda?
Durumumuz çok parlak değil tabii. Ama şunu da göz ardı etmemek gerek; bu olumsuz koşullar yalnız bizim ülkemize özgü değil. Birçok sorunu aşmış ve çözmüş gözüken Batı toplumlarında bile hala pek çok sorun var. Bizde durum biraz daha karamsar bir tabloya yol açıyor. Pek iç açıcı bir manzara yok. Profesyonel yaşamda da, özel alanda da eşitlikten söz etmek güç. Ama ben o kadar da karamsar değilim gelecek için, dürüst olmam gerekirse. Bu eşitsizlik bir günde ortaya çıkmadı. Bir günde de ortadan kalkmayacak. Biz çabaladıkça, umutsuzluğa kapılmadan üstüne gittikçe yavaş da olsa bazı şeyler değişecek. Sadece biraz sabırlı, ama ondan önemlisi çok azimli olmamız gerek...

"80’ler ülkemizde kadın hareketi için önemli bir zamandır"

Türk sinemasına baktığımızda kadın ve erkek olgusunun günümüze kadar geçirdiği dönemlere değinecek olursak kültürel olarak toplumsal bir değişme söz konusu mu sizce?
Sözünü ettiğiniz sinemanın toplumu aynalayan bir araç olmasıysa... Elbette sinema, içinde var olduğu toplumdan etkilenir. Bu hemen her sinema için geçerli. Sonuçta sinemacı da başka bir evrenden gelmiyor ki. O toplumun bir parçası. Dolayısıyla, yaratılanlar doğal olarak bir biçimde ilintili toplumsal yaşantıyla. Ama elbette o anlatıyı yaratan kişi öznelliğini aktarıyor. Dolayısıyla tam bir aynalamadan söz edemeyiz. Ama bir etkilenme söz konusu. Bizim sinemamız özelinde baktığımızda ise sinemamızın siyasi konjonktürden, ekonomik gelişmelerden tarih boyunca çok etkilendiğini görüyoruz. 50'lerde Demokrat Parti döneminde artan iç göç, kısa yoldan refaha ulaşma gibi temalar sinemamızda da karşılığını bulmuş, anlatılar içinde de mağdur çoğunluk kadınlar olmuştur. Şehir hayatına ayak uyduramayan genç kızlar, yoldan çıkanlar, yuvası dağılanlarla bezeli melodramlar, anlatılar karşımıza çıkar. 70’lerde hem seks filmleri furyası nedeniyle kadının sömürüsü söz konusudur hem de tema olarak doğu ve güneydoğudaki sorunlar öne çıkar. Burada da kadın yine mağdur durumdadır. 80’ler ülkemizde de kadın hareketi için önemli bir zamandır ve bu hareket Atıf Yılmaz filmlerinde karşılığını  bulur. Ama bu da devamlılığı olan bir hareket değildir. Örnekleri çoğaltmak olanaklı tabii...
Doç. Dr. N. Aysun Yüksel
60’lı ve 70’li yıllarda bugüne gelindiğinde günümüz sinemasında artık bir kadın bakış açısının varlığından söz edebilir miyiz?
Hayır hala bunu söylemek çok mümkün değil. Evet, kadın yönetmenlerimiz var. İyi örneklerle de karşılaşıyoruz. Ama süregiden, oturmuş bir kadın bakış açısından söz etmek olanaklı değil bana göre.

 “Kadın” olgusu özellikle reklamlarda hep ön planda tutulur. Biscolata markası ise ilk defa kadın ögesi yerine erkeği kullandı ve büyük ses getirdi. Siz bu reklam çalışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ben bunlara yanlışın yeniden üretimi olarak bakıyorum. İlk etapta sanki olumlu bir tersine çevirme gibi görünüyor ama bedenin haz aracına dönüşmesi bizim en çok eleştirdiğimiz şey. Yanlışladığımız bir şeyin yeniden üretimi hoş karşılanabilir mi? Üstelik bu reklamdan “Biz bugüne kadar kadın bedenini sömürdük. Bu yanlıştı. Bunun özeleştirisini yapıyoruz” gibi bir anlam da çıkmıyor. Aynı mantıkla yola çıkan bir reklam metni ve stratejisi. Sadece nesnesi farklı.

"Halkla İlişkiler mesleğinde kadın modeli çok haksız temellere ve ön yargılara dayanıyor…"

Halkla İlişkiler sektöründe de yıllardan beri süregelen bir ‘kadın’ modeli vardır. Bu durumun kadının toplumda metalaştırılmasıyla bir ilgisi olabilir mi?
Doç. Dr. N. Aysun Yüksel Bu yerleşik modele kökten karşıyım. Üstelik halkla ilişkilerin yalnızca kadın alanı olarak tanımlanmasına da karşıyım. Evet, erkekler pek çok iş alanında ön planda, karar merciinde. Böyle bakınca kadına atfedilen bir iş kolunun olması olumlu gibi algılanabilir. Ama bir, bu iş kolundaki kadın modeli çok haksız temellere ve önyargılara dayanıyor, iki cinsiyetçi bakış açısına dayalı olduğu için eleştirdiğimiz bakış açısını yeniden üretmiş oluyoruz. Üstelik erkekten halkla ilişkiler uzmanı olmazmış gibi bir izlenime yol açıyor. Bence doğru değil bu. Siz metalaştırmadan söz etmiştiniz değil mi? Konuyu dağıttım biraz... Benim uzmanlığım reklam halkla ilişkiler üzerine değil. Dolayısıyla çok iri sözler söylemek istemem. Ama bu kadının metalaştırılmasının yanı sıra halkla ilişkilerin tanımının yanlış yapılmasından, içinin boşaltılmasından kaynaklanan bir durum. Aksi halde, halkla ilişkiler uzmanı adeta tek işi mihmandarlık olan, sürekli gülümseyen, uzun boylu, alımlı, sarışın kadın stereotipine dayanabilir miydi?
 
İş hayatında kadının yeri geçmişe nazaran daha iyi bir konumda denebilir mi?
Buna çok katılmıyorum. Aslında bu da görece bir kavram. Kadın istihdamında belirgin bir artış olmadığı gibi, kadını iş yaşamından uzaklaştıran politikalar ve özendirici uygulamalar var. Kaldı ki çalışan kadınların çok azını karar mekanizmalarının başında görüyoruz. Dolayısıyla, kadın çalışsa bile kendi yararına, pozitif bir ayrımcılıkla karşılaşması çok zor. Kadın yöneticilerin pek çoğu da erkek dünyasında var olabilmek için en az erkekler kadar katı oluyorlar. Bu konuda yapılmış çok güzel çalışmalar var. Bir nevi kısır döngü içindeyiz. Yani, pembe bir tablo yok karşımızda. Ama genel anlamda, üretime katılan, kazanç sahibi kadının özgüvenli olacağına, kendi kararlarını alabileceğine, haklarına sahip çıkacağına inanıyorum. Dolayısıyla, çok önemli kadının iş yaşamında olması.

Şirketlerde genellikle kota uygulaması olmadan kadın çalışanların sayısı arttırılmıyor. Sizce şirketlerde kadın çalışanların sayısının artırılması ne gibi olumlu sonuçlar doğurur?
Öncelikle bireysel olarak kadının özgürleşmesi, özgüveninin artması açısından, üretime katılıp söz sahibi olabilmesi için çalışması çok önemli. Buna biraz önce de değindim. Bireyden toplumun bütününe ulaştığımızda bu pozitif tablo tüm ülkeye yansıyacaktır. Sonuçta bu toplumu en iyi ihtimalle yarı yarıya oluşturuyoruz ki kadın nüfusu birçok ülkede daha fazla, niçin üretimin, yönetimin bir parçası olmayalım? Kadının tek işi çocuk doğurmak, çocuk büyütmek, aileyi ayakta tutmak değil ki. Bu kıstırılmış yaşam biçimi toplumun bütününe de olumsuz yansıyor bana kalırsa...

Tekrar sinemaya dönersek… Bu yıl verilen Oscar ödüllerinde sizde hayal kırıklığı yaratan ya da sizi şaşırtan bir film oldu mu?
Aslında olmadı. Bu sonuçları bekliyordum. Oscar’ın kendi içinde bazı dinamikleri var. Bu dinamikler açısından tutarlı buldum verilen ödülleri. Ama en büyük mutluluğum Cate Blanchett’e verilen ödül oldu. Bana göre yaşayan en önemli kadın oyunculardan biri...

Anadolu Üniversitesi’nin bu yıl 16'ncısını gerçekleştirdiği Uluslararası Eskişehir Film Festivali'ne de değinmek istiyorum. Nasıl başladı bu anlamlı proje?
Uluslararası Eskişehir Film Festivali, 14 yıl önce Prof. Dr. Gülseren Güçhan’ın önderliğinde, hayalleri olan mütevazı bir etkinlik olarak başladı. Hatta ilk bir kaç yıl Sinema Günleri olarak gerçekleştirildi. Ancak kısa zamanda Anadolu Üniversitesi’nin sınırlarını aşıp tüm Eskişehir’in heyecanla beklediği bir festivale dönüştü.
16. Uluslararası Eskişehir Film Festivali #EFF2014
Festivalin en özgün yanı bana göre sanatı yarıştırmaması ve tamamen gönüllük esasına dayalı çalışan akademisyenlerin emeğiyle ortaya çıkması. Filmlerin seçiminden, konaklamaya, açılış töreninden, katalog yazımına kadar her şey akademisyenler tarafından organize edilip gerçekleştiriliyor. Anadolu Üniversitesi Uluslararası Eskişehir Film Festivali Anadolu İletişim öğretim elemanlarının, öğrencilerin ve çalışanların eseri. Her zaman olduğu gibi 16. yılında da büyük bir heyecan ve coşkuyla hazırlandı...

Anadolu Üniversitesi Sinema Kültürünü Geliştirme Birimi tarafından düzenlenen Eskişehir Film Festivali, Türkiye’de ‘’Üniversite‘ ’kimliği taşıyan uluslararası uzun metrajlı tek film festivali. Bilmiyorum, başka bir örneği, en azından bu çapta var mıdır?

Son olarak genç iletişimcilere tavsiyeleriniz nelerdir?
Ciddi rekabet içeren bir alanda çalışmak üzere eğitim alıyorlar. Tek başına bir fakülte mezunu olmak yeterli değil. Kendilerini olabildiğince donatmaları, çalışma yaşamına hazırlamaları gerek. Aksi halde “doğal seleksiyon”a kurban gitmeleri kaçınılmaz olur. Bir başka nokta ise mesleğin doğası... İyi bir iletişimcinin bu niteliklerini yaşamına taşıması gerek. En başta kendi yaşamında iyi bir iletişimci olmalı, bunu yaşam biçimi olarak benimsemeli ki profesyonel yaşamda başarılı bir uygulayıcı olsun. Bu her meslek için geçerli değil. Örneğin, iyi bir kuyumcu takıları sevmek, takıp takıştırmak zorunda değil ya da iyi bir aşçı evinde de yemek yapmak mecburiyetinde değil.  Ama örneğin,  iyi bir iletişimcinin düzgün Türkçe konuşması gerektiğini, ikna için bunun elzem olduğunu biliyor ama bunu yaşamınıza katamıyorsanız profesyonel yaşamdaki denemeler yapıştırma ve yapay kalıyor. Yani bizim mesleğimizde işinizin ötesinde de iyi iletişimci olmayı bilmek gerek.... 

5967 kez okunmuş Kaan Öztamur

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmış olmalısınız.